tarafından eklendi tarafından eklendi

Karabağ Hasreti

-1-
Şimdi uzaklarda kalan bir şehir vardır
Camileri yıkılmış, minareleri yarım
Bu şehrin çilesini ben çekerim yıllardır
Hasretimi ben duyarım.

Şimdi uzaklarda kalan bir şehir vardır
Ki sızlatır yüreğimi yıllardan beri
Vatan olmasına vatan Anadolucasına
Ama vatan haritamda yok yeri.

Güzelim türküleri türkülerimiz gibidir
Ve kalpaklı, bindallı oyunlarını balam
Bilenlerimiz bilir.
Bir gün bir selâm gitse Anadolumdan
O şehirden sımsıcak bin selâm gelir.

-2-

Balam balam diyerek, okşardı beni anam
Anam’ın dizlerinde ben Hazar’ı yaşadım
Hazar’ın diliyle benim dilim bir
Hazar, şimdi yere inmiş bulutlar mahşeridir.

Ve Karabağ çekik gözlü bir Türkmen kızı gibi
Hazar’ın yakınında mahzun güzelliğiyle
Dedem Hacı Murat’ın destan şehridir.
Çağrılsam yollarına düşebilirim.

Toprağına bayraklarla girebilirim
Karasevdalılar gibi hasretim Karabağ’a
Uğruna ölebilirim.
Bir gün biterse her şey Karabağ’ı görmeden
İstemem bandolar, büyük çelenkler…
Allah’ım ruhuma biraz sükun ver!
Üstüme okunmuş birkaç avuç mübârek
Karabağ toprağından serpilse yeter.

Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır

Kuşluk vaktine kadar geceler boyu
Savrularak okuduğum yine Şehriyar.
Ala ceylanlara benzer hep Azerî türküler
Dinlediğim tar.

Ayrılmaz başımdan, bırakmaz beni artık
Selâmsız, sabahsız bir efkâr.
Ve yüreğim bin yıllık destanlarla tutuşur
Büyür Azerbaycan kadar!

Azerbaycan: Dedem Korkut şafağı
Mübârek dilimi süt gibi sağar.
Bâzen rüzgâr olur iliklerimde
Bâzen yağmur gibi üstüme yağar.
Götür beni Aras, al beni Hazar!
Türk’ü Türk’ten başka şimdi kim anlar.
Yaram derin, merhemim yok, vaktim dar
Bir destan yazar gibi yaz beni Anar!
Duy beni Bahtiyar! Duy beni Şahmar!

Geçen zaman üstüne, dökülen kan üstüne
Kılıç-kalkan üstüne
Ve ağzı köpüren yeleli atlar üstüne
Benim bir yeminim var:

Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır
Ben Yakub gibiyim uzun yıllardır.
Onda Yusuf’umun kokusu vardır.
Ve hasreti gönlümde büyük
Türkistan kadardır.
Ayettir kitabımda, bayrağımda rüzgârdır
Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.

Şimdi Azerbaycan’da mevsim bahardır
Ama türküleri yine, baştan başa efkârdır…
Düşlerime yağan kardır.
Boynu bükük bir diyardır!..
Yardır…
Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.

Azerbaycan

Adına el-pençe divan durduğum
Bin yıllık karasevdamız, ilahimiz, ülkümüz
Türküler söyleyerek içimde gece gündüz
Bir çalar saat gibi kurduğum:
Azerbaycan.


Anamın göz yaşında, kuşların kanadında
Bir iftar sofrasında, içtiğim suyun tadında
Kızımın türkü gibi güzel Aybala adında
Yıllar boyu arayıp durduğum: Azerbaycan

Daha fazlası için bakınız https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/258406

Tibyan Tefsiri
Fotoğraf: Benli Kitap

Tefsirî Mehmet Efendi, Muhammed b. Hamza Ayıntabî, Hanefi fakihi olması hasebiyle el-Hanefî, atalarının deri tabaklama işiyle uğraşmasından ötürü de ed-Debbağ gibi nisbelerle anılan meşhur ilim adamıdır.

Aliağa Camii Haziresi
Fotoğraf: İhsan GÜLBİLGE

Aslen Antepli olan Tefsirî Mehmet Efendi, 20 yaşında Sivas’a gelmiş ve kalan ömrünü Sivas’ta geçirmiştir. Doğum yeri Antep olsa da ömrünün büyük kısmı Sivas’ta geçtiği için kendisine Sivaslıdır desek yanlış söylemiş olmayız. Keza kendisi de müellif eserlerinde söz konusu tüm nisbelerini kullanarak “Sivasî Muhammed Efendi et-Tefsirî ed-Debbağ” şeklinde ismini not düşerek Sivaslı olduğuna atıfta bulunmuştur.

Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 17. yüzyılın ilk çeyreğinde doğması muhtemeldir.

Şifaiye Medresesi
Fotoğraf: Vedat Esen

Sivas’ta Şifaiye Medresesi’nde müderrislik görevinde bulunan ve Sivas müftülüğü de yapmış olan Tefsirî Mehmet Efendi, hicrî 1111 yılının Rebiülevvel ayının 22. gecesi, milâdî Eylül 1699’da vefat etmiştir.

Aliağa Camii
Fotoğraf: İhsan GÜLBİLGE

Mezarı ilk başta Kabakyazısı Mezarlığı’nda iken, mezarlığın iptal edilip şehir merkezine dahil edildiği Birinci Dünya Savaşı yıllarında Sivas mebusu Mütevellizade Ziya Beyefendi’nin çabalarıyla naaşı Aliağa Camii haziresine nakledilmiştir.

Aliağa Camii
Fotoğraf: İhsan GÜLBİLGE

TİBYAN TEFSİRİ:
Hıdır b. Abdurrahman el-Ezdî ed-Dimaşkî’nin h. 726 tarihinde yazdığı “et-Tibyân fî tefsîri’l-Kur’ân” adlı Arapça tefsirin Tefsirî Mehmet Efendi tarafından genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiş bir tercümesidir. 

Tefsirin mukaddime yani önsözünde belirtildiğine göre Padişah IV. Mehmet’in isteği üzerine tercüme edilmiştir. Padişahın huzurunda İstanbul’da haftada iki defa yapılmakta olan “huzur dersleri” isimli ilmî toplantıya dönemin Şeyhülislâm’ı Minkârizade Yahya Efendi tarafından davet edilen Tefsirî Mehmet Efendi, şeyhülislâmın yakın ilgi ve alakasına mazhar olur ve kendisinden padişaha övgüyle bahsedilir.

Padişah da bu derslerin birinde Mehmet Efendi’den bir Kur’an tercümesi istemiş, Mehmet Efendi’ye dört tane tefsir on tane de lügat vermiştir.

Bunun üzerine Mehmet Efendi bunu bir emir bilip Tibyân Tefsiri’ni esas almak suretiyle diğer tefsirlerden de faydalanarak iki yıl içinde iki takım eser yazmış, birisini padişaha sunmuş diğerini de halkın istifade etmesi için vakfetmiştir.

Tibyan Tefsiri, Osmanlı Devleti’nde “Tanzimat Dönemi’nden II. Meşrutiyet Dönemi’ne kadar en fazla basılan Türkçe tefsir” özelliği de taşımaktadır.

(Yazı, Recep ARPA’nın 2005 yılında hazırladığı “Ayıntabî Mehmet Efendi’nin Tibyan Tefsiri ve Osmanlı Toplumundaki Yorum Değeri” isimli tez çalışması referans alınarak hazırlanmıştır.)


Ne güzel seni sevmek böyle uzaktan
Ve seni düşünmek bir çocuk hevesiyle…
Her sabah yeniden ezan sesiyle
Müslüman Müslüman uyanan şehir.

Bir Selçuklu nakışında seni bulmak ne güzel
Ne güzel seni duymak bir ney sesinde.
Şemsî Sivasî’nin mübarek türbesinde
Kandil kandil yanan şehir.

Halayların, türkülerin, çağırır beni uzaktan
Yüreğim hep, Mısmıl Irmak gibi tertemiz,
Nerde Çifte Minare’miz, Gök Medrese’miz?
Sımsıcak dualarla maziyi anan şehir…

Alaca karanlıkta yoksul kağnılar
Ağlar inim inim senin yerine
Tozlu sokaklarına, kerpiçten evlerine
Bakarak kendinden utanan şehir.

Tozunla, toprağınla, yoksul kağnılarınla
Yılın altı ayında yağıp duran karınla
Ve soğuk sularınla, serin rüzgârlarınla
Gözümde tütüyorsun can şehir.

Bir gün bir derviş gibi çıkıp gelirsem eğer
Görürsem bir daha gönül gözüyle seni.
Anla bir rüzgâr gibi yüreğimden geçeni.
Ve sonra anam gibi sar beni Sultan şehir.

1 saniyesine bile hakim olamadığınız bir dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur”

*

*

Namlusunu milletine çevirmiş tanka selâm durmam.

*

*

Firavuna karşı çıkmak yetmez, Musa’nın da yanında olmak gerekir.

*

*

Ben Türk’üm, Türk esir olmaz.

Ben Türk’üm, Türk Devletsiz olmaz.

Ben Türk’üm, Türk Bayraksız olmaz.

Ben Türk’üm, Türk Ezansız olmaz.

Ben Türk’üm, Türk Hürriyetsiz olmaz

*

*

”Bu ülkede dürüstlük başa bela ama benim için dürüstlük başımın tacı ve şerefidir.”

*

*

Eğer vatanım bölünecekse, eğer bayrağım düşecekse, ezanlarım susacaksa; ne partisi, ne pırtısı, ne canım hepsi feda olsun.

*

*

“Ne kaderime küstüm, ne devletime. Ya Rabbi, kahrın da hoş lütfun da hoş dedim.”

*

*

*

*

“Bu kör dünya bu kadar yaşamaya değer değildir. Bu dünyayı yaşamaya değer eden şey; yaradılışımızın hikmetine uygun şekilde, yaradana karşı görevimizi yapabildiğimizin şuuruna ulaşmaktır.”

*

*

Kimse devletin askerine ve polisine kabadayılık yapamaz. Başında ay-yıldızlı bereliler bu memleketin öz çocuklarıdır.

*

*

“Ya aldatanlarla beraber olacağız,
Ya Anadolu çocukları ile beraber olacağız!”

*

*

*

*

Eğer İslâm dünyası Müslüman arıyorsa, Doğu Türkistan Müslüman’dır! Eğer Türk dünyası Türk arıyorsa, Doğu Türkistan Türk’tür!

*

*

2,5-3 yaşındaki çocuğun ırzına geçiyor. Sonra boğup kör kuyuya atıyor. Herkes kendini onun annesi babası yerine koysun bakalım.
Bu nasıl Adalettir?
Bu nasıl hukuktur?
Bu nasıl vicdandır?
Kısasta hayat vardır.

*

*

“Türkiye ne çektiyse sahte Atatürkçülerden, sahte cumhuriyetçilerden, sahte milliyetçilerden sahte İslamcılardan, sahte demokratlardan ve yalancı siyasetçilerden çekti. Siyaseti, sahtecilik ve yalancılıktan kurtaracağız. “

*

*

*

*

Mutlak doğruları her yerde söyleyin! 9 köyden kovulsanız da 10. köyde de doğruyu söyleyin. Çünkü ALLAH (c.c.) doğrularla beraberdir.

*

*

*Zulüm Azrail olsa da hep Hakk’ı tutacağım. Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir.
.

Kuşluk vaktine kadar geceler boyu
Savrularak okuduğum yine Şehriyar.
Ala ceylanlara benzer hep Azeri türküler
Dinlediğim tar.

Ayrılmaz başımdan bırakmaz beni artık
Selamsız sabahsız bir efkar.
Ve yüreğim bin yıllık destanlarla tutuşur
Büyür Azerbaycan kadar.

Azerbaycan: Dedem Korkut şafağı…
Mübarek dilimi süt gibi sağar.
Bazen rüzgar olur iliklerimde
Bazen yağmur gibi üstüme yağar.

Götür beni Aras! Al beni Hazar
Türk’ü Türk’ten başka şimdi kim anlar?
Yaram derin, merhemim yok, vaktim dar…
Bir destan yazar gibi yaz beni Anar!
Duy beni Bahtiyar’ Duy beni Şahmar!

Geçen zaman üstüne, dökülen kan üstüne
Kılıç- kalkan üstüne
Ve ağzı köpüren, yeleli atlar üstüne
Benim bir yeminim var:
Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır
Ben Yakup gibiyim uzun yıllardır
Onda Yusuf’umun kokusu vardır.
Ve hasreti, gönlümde, büyük Türkistan kadardır
Ayettir kitabımda, bayrağımda rüzgardır
Azerbaycan yüreğimde şahdamardır.

Şimdi Azerbaycan’da mevsim bahardır
Türküleri yine, baştanbaşa efkardır
Düşlerime yağan kardır
Boynu bükük bir diyardır
Yardır…
Ağzı köpüren atlar üstüne yeminim vardır
Azerbaycan yüreğimde bir şahdamardır.

Yolcusu yine benim bitmeyen yokuşların

Acısını ben duyarım aşklardan kopuşların.

Çığlık çığlık uçup giden yorgun kuşların

Kanadı yine benim.

Hesabı benden sorulur karanlık zamanların

Dehşetini ben duyarım akıtılan kanların

Bir kuş vurulur gibi vurulan insanların

Meçhul adı yine benim.

Değişmez çizgisi büyük kaderin

İçimde bir yara: derin mi derin

Her taraftan yıkılmış yetimler mahşerinin

Feryadı yine benim.

Kimse farkında değil çıplak ayaklarımın

Boynu bükük, hüzünlü, esir bayraklarımın

Bire iki-üç veren susuz topraklarımın

Hasadı yine benim.

Çilesi benim çilemdir bütün kulların

Terk edilmiş kızların, günahkâr oğulların

Soğan ekmeğe hasret yaşayan yoksulların

Ağız tadı yine benim.

Gönlüm baştan başa aşk ve merhamet

Bir gölgedir önümde ardımda gurbet

Bütün yavukluların sevdalıların elbet

Muradı yine benim.

Arefe gününde bir taze mezar.

Öylesine boynu bükük, yalnız, çaresiz…

Yönelmiş bir köşede tek başına Allah’a

Dokunsam doğrulacak sanki altında yatan

Toprağı nemli daha.

Ve bir adam çömelmiş mezarın baş ucuna

Bir elinde buruşuk bir beyaz mendil

Diğerinde açılmış Kur’an-ı Kerim

Okuyor mu ağlıyor mu hiç belli değil.

Ah sormayın kimdir bu bayramlara çıkmayan

Acısı içimde ayrı bir gamdır.

O toprakta yatan kız kardeşimdir.

Kur’an okuyan babamdır.

(Kapak fotoğrafı mosquesty sayfasından alıntıdır)

Sivaslı Üstad Yavuz Bülent Bakilerin en çok bilinen 3 şiirini sizler için derledik. Bundan sonra şairlerimizin tanıtımına daha çok yer vereceğiz inşallah, iyi seyirler 🙂


1.Şaşırdım Kaldım İşte Bilmem Ki Nemsin

Sözde senden kaçıyorum
Dolu dizgin atlarla
Bazen sessiz sevdasın
İpekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
Karşıma çıkıyorsun
En serin imbatlarda
Adını yazıyorum
Bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
Sözde senden kaçıyorum
Dolu dizgin atlarla

Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle
Öldür bendeki beni
Sonra dirilt kendinle
Çarpsam kara sevdayı
En azından yüzbinle
Nasıl bağlandığımı
Anlarsın kemendinle


Kaç defa çıkıp gittim
Buralardan yeminle
Ama her defasında
Geri döndüm seninle
Hangi düğüm çözülür
Nazla, sitemle, kinle
Ne olur bir gün beni
Kapından olsun dinle

Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin
Bazen kız kardeşimsin
Bazen öp öz annemsin
Sultanımsın susunca
Konuşunca kölemsin
Eksilmeyen çilemsin
Orada ufuk çizgim
Burda yanım yöremsin
Beni ruh gibi saran
Sonsuzluk dairemsin

Çaresizim çaremsin
Şaşırdım kaldım işte
Bilmem ki nemsin

2. Sen Sen Sen

Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden
Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter

Huzur ellerinin güzelliğidir
Gözlerin karşımda mutluluk denizi
Her sabah soframızda ekmeğimizi
Sen bölsen yeter

Yüreğim seninle yaylalar kadar serin
Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam
Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam
Sen dolsan yeter


Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm
Bende sabır sende naz
Gündüzünden vazgeçtim düşümde biraz
Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter

Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün
Sende karar kıldığını
Ve içimin şerha şerha yarıldığını
Sen bilsen yeter

Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu ürkek
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek
Eğilsen yeter


3. Anadolu

Ben Anadoluyum
Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç

Şükrederek, kalktığım sofralarımda
Ya soğan ekmek olur, yahut bulamaç

Hastalarım vardı ölüm yataklarında
Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç

Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç…

Devlet denince hep vergi geldi aklıma
Jandarma deyince kırbaç


En gümrah ırmaklarım boşuna akıp gitti
Üç beş adım ötesinde toprağım vardı kıraç

Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında
Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç

Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç

Yolsuz, okulsuz köylerim, kasabalarım hâlâ
Alın terine muhtaç

Ben Anadoluyum, acılı, mahzun
Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç

Translate »